Ekrem İmamoğlu tutuklandı… Avrupa’nın sessizliği ne anlama geliyor?

2

Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik lideri Marine Le Pen, Avrupa Birliği fonlarını partisi için yasalara aykırı şekilde kullandığı suçlamasıyla hapis cezası aldı ve siyasi yasaklı oldu. Le Pen’in 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerine girmesi yargı kararıyla şimdilik engellenirken Yunanistan’ın önde gelen solcu entelektüellerinden Yanis Varoufakis’in X hesabından yaptığı bir paylaşım Türkiye’de itiraz seslerinin yükselmesine yol açtı. Varoufakis kısaca, Avrupalı liberalleri Ekrem İmamoğlu örneğinde yapılanlara tepki gösterirken mesele Le Pen olunca yargı yoluyla bir siyasetçinin siyasetten düşürülmeye çalışılmasını gözardı etmekle suçluyordu. Varoufakis’e itiraz edenlerin büyük çoğunluğunun, Fransa ile Türkiye örneklerinin karşılaştırılmasına kızdıklarını, Türkiye’de hukuktan bahsedilemeyeceğini söyleyerek, Türkiye’den farklı olarak Fransa’da bağımsız bir yargı erkinin işlediğini ileri sürdüklerini gördük. 

Varoufakis ise itirazlar karşısında, her iki örneğin de yargının araçsallaştırılmasına örnek olduğunda ısrar etti ve temel ilkesinin seçme ve seçilme hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik darbelere karşı olmak olduğunu vurguladı.

Peki kim haklı? Varoufakis mi, ona itiraz eden Türkiye’deki muhalifler mi? 

Sanıldığının aksine Avrupa’da da uzun süredir seçme ve seçilme hakkına darbe olarak yorumlayabileceğimiz önemli gelişmeler var. Türkiye kadar rayından çıkmamış olsa da, yargı mekanizmasının ve özellikle de yolsuzluk soruşturmalarının bu süreçte aktif bir şekilde kullanıldığına ya da aynı amaçla sümen altı edilmesine şahit oluyoruz. 

Birkaç örnek verelim…

Örneklerden biri Filistin düşmanlığı ile bilinen AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “Pfizer yolsuzluğu”. Bu yolsuzluk iddiasında zikredilen ancak ticari sır olduğu iddiasıyla ayrıntıları kamuoyuna tam olarak açıklanmayan ödeme tutarı 35 milyar Avro. Von der Leyen’in Covid krizi sırasında henüz Faz III çalışması bitmemiş Pfizer aşılarını sipariş ettiği, bu süreçte Pfizer firmasının CEO’suyla Whatsapp uygulaması üzerinden haberleştiği belirtiliyor. Üstelik von der Leyen’in eşinin de işin içinde olduğuna yönelik ciddi şüpheler var. İddiaların ayyuka çıkması üzerine Avrupa Komisyonu talep edildiği halde Whatsapp yazışmalarını kamuoyu ile paylaşmayı reddetti. Von der Leyen ise yazışmaları yanlışlıkla sildiğini iddia etti. Bunun üzerine Belçikalı bir yurttaş, Belçika’da von der Leyen aleyhine dava açtı. Ancak bu dava da Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi’nin yasal talepleri sürüncemede bırakması nedeniyle yeterince hızlı ilerlemiyor. Aynı Belçikalı, Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi aleyhine de yargı sürecini çıkmaza sürüklemeye çalıştığı için dava açtı. 

Örnekler çoğaltılabilir ama biz Fransa’ya odaklanalım ve Christine Lagarde örneğini hatırlatalım. Lagarde, IMF’nin başında bulunan eski Fransız maliye bakanı. Kamu kaynaklarının uygunsuz bir şekilde kullanılmasına gözyumduğu için mahkemeye çıkan Lagarde’ın hapis cezasına çarptırılması bekleniyordu ki mahkeme başkanı kararı açıklarken Lagarde için mazeretler üretti ve üstelik önemli bir uluslararası pozisyonda olduğunu söyleyerek ceza vermedi. Kastedilen IMF’nin başında olmanın getirdiği “uluslararası itibar”dı. 

Yine Fransa’ya bakarsak, Le Pen’in başına gelenlerin pek çok kişiye 2002 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini hatırlattığını fark ederiz. Bu seçim sırasında “ırkçılık tehlikesi” mazeret gösterilerek seçmen o sırada kamu kaynaklarını usulsüz kullanma ve zimmetine geçirme suçları nedeniyle yargılanması beklenen Jacques Chirac’a oy vermeye çağrıldı. Chirac’a destek için kullanılan slogan ise “Votez escros, pas facho!” idi; yani “Faşiste değil, hırsıza oy ver”. Seçim sonucunda hırsızlıkla suçlanan Chirac Cumhurbaşkanı oldu ve dokunulmazlıktan yararlanarak 2011’e kadar mahkeme önüne çıkmadı. 

Demek ki mahkemeler gelecek seçimin Cumhurbaşkanı adayı Le Pen durdurulması gerektiğinde yolsuzluklara ceza kesebiliyor, bazı yolsuzlukları ise cezasız bırakabiliyordu.

Fransa’daki son seçimi de hatırlayalım. 2024 yılında yapılan genel seçimde en yüksek oyu solcu Yeni Halk Cephesi alınca, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Yaşananların tanıdık gelmemesi mümkün değilse, Fransa ve Türkiye’yi ortaklaştıran zemini nasıl açıklayacağız? 

VAROUFAKIS HEM HAKLI HEM DEĞİL

Bunları neden anlatıyoruz? 

Bundan birkaç gün önce ünlü Marksist Perry Anderson, London Review of Books’ta yayınlanan önemli bir yazı yazdı. “Regime change in the West” [Batı’da rejim değişikliği mi?] başlıklı bu yazısında Anderson şanına yakışır bir şekilde bir yüzyılı ele alarak içinden geçtiğimiz neoliberal döneme geliyor ve öz olarak kapitalizmin şirket karları için siyasal haklardan, temsili demokrasiden vazgeçtiğini belirtiyordu. 

Anderson’ın deyimiyle küreselleşme, neoliberalizmin her bir ülkede kendini yeniden üretmesinden ibaret olmayan, dünyanın gelişmiş ve azgelişmiş ülkelerini birbirine bağlayan uluslararası bir rejim oluşturdu. Politik olarak bu süreç oligarşilerin ülkelerin kendi içlerinde “demokratik idare gaspı”nı kesinleştirdi. Bu sürece bir tepki olarak ortaya çıkan “popülist protesto” ise şimdilik sağ popülizme başarı kazandırırken, sol popülizm neoliberalizme karşı yükselen itirazı siyasi bir başarıya dönüştürmekte zorlanıyor. Anderson’ın bu konuda saydığı nedenleri buraya aktarmayacağım ama bahsettiği “popülist protesto” nun tepki duyduğu üç gelişme bizim için de çok önemli: servet ve gelir eşitsizliklerinin tırmanması,  demokratik kontrol ve temsilin ortadan kaldırılması ve faktör mobilitesi, yani göç. 

Batı’nın ama özel olarak Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik tavrını belirleyen etkenler tam da bunlar. Yani “popülist sağ” şemsiyesi altına koyabileceğimiz “aşırı sağ”ın yükselişine yol açan gelişmelerin kök nedenlerini ortaya koymak ve bu nedenleri gidermeye yönelik politikalar geliştirmek değil. Bunun için neoliberal rejimin yerine yenisini koymaları lazım. Radikal değişikliklerle değil siyasal ve toplumsal krizleri yönetmekle ilgileniyorlar. Demokratik kontrol ve temsilin ortadan kaldırılması karşısında Avrupa’daki sağ ve sol merkez siyasetin yaptığı, seçme ve seçilme hakkını yok sayan yasaklarla aşırı sağın ve bazı durumlarda solun hareket alanını daraltmak. Gerekirse Le Pen örneğinde olduğu gibi yargı mekanizması araçsallaştırılabilir ya da Macron’un seçimlerde birinci olan partiye hükümet kurdurmaması örneğinde olduğu gibi yürütme keyfiyeti devreye sokulabilir. Göç sorununu önlemek için ise Türkiye gibi Avrupa Birliği’nin çeperinde duran ülkelerin göç yükünü üstelenmeye gönüllü iktidarlarına sonsuz siyasi kredi açılabilir.

Demek oluyor ki, Varoufakis o kadar da haksız değil.

Haklı olmadığı nokta, Avrupalı liberallerin Erdoğan yönetimine düşmanlık duydukları ve bu nedenle İmamoğlu’na getirilmeye çalışılan siyasi yasağı eleştirdiklerini zannetmesi. Avrupalı liberaller, kendi ülkelerinde siyasi alanı çeşitli yöntemlerle daraltmaya çalışırken Erdoğan’ı benzer yöntemleri kullandığı için suçlamıyorlar; suçlar gibi yapıyorlar. 

Üstelik şimdi bir de Trump yönetiminin Ukrayna-Rusya savaşını sona erdirme girişimiyle başlayan ve başlıca konusu “askeri güvenlik” olan yeni bir ABD-AB gerilimi var. Bu gerilimde Avrupa militarizmi açıkça ifade edildiği gibi, Türkiye’nin ordusuna ihtiyaç duyuyor.

Erdoğan rejimi dünyadaki bu “demokratik gerilime” rüzgarını arkasına alarak yol alıyor. Uluslararası koşullar hesaba katılmadan atılan tek bir adım olmadığını, 19 Mart sürecini yakından takip edenler fark etmişlerdir. Avrupa yönetici sınıfı, Türkiye’de yurttaşın seçme ve seçilme hakkına yapılan darbeye göz yaşı dökmüyor, dökmez. 

Bu, zannedildiğinin aksine Türkiye’deki mücadele için olumsuz bir durum değil. Türkiye’de hiçbir uluslararası vesayet gölgesi taşımadan yol alan bir halk hareketi var. Üstelik burada halkın, egemenlik gaspına “Dur” demesi Avrupa halklarının da hak mücadelesi için örnek teşkil edeceği için tarihsel bir önem taşıyor.  

Mehmet Şimşek